“Geçmiş olduğu gibi geri dönmez; yalnızca içimizde bıraktığı hislerin gölgesi döner.”
— Marcel Proust
Sabah erken saatte bir fırının önünden geçiyor insan bazen.
Şehir tam uyanmamış oluyor henüz.
Kaldırımlar yıkanmış gibi serin.
Hava, gündüzün telaşını daha taşımıyor.
Fırının camları buğulu oluyor o saatlerde.
İçeride çalışan birkaç kişi var.
Birinin kolunda un izi.
Başka biri tepsileri diziyor.
Henüz kimsenin tam konuşmadığı, cümlelerin yarım kaldığı bir saat.
Yeni ekmek kokusunun insanda garip bir etkisi var.
Sadece açlıkla ilgili değil bu.
Daha eski bir şey çağırıyor sanki.
Çocukluk sabahlarını.
Ev hissini.
Henüz gün bozulmadan önceki kısa güven duygusunu.
İnsan bazı kokuların neden bu kadar güçlü olduğunu düşünmeden edemiyor.
Çünkü hafıza görüntülerden çok atmosfer saklıyor olabilir.
Bir şarkı, bir sabun kokusu, bir kış sabahı…
Ve bir anda insan yıllardır düşünmediği bir zamana geri düşüyor.
Ama ilginç olan şu: İnsan geçmişi hatırladığında çoğu zaman olayları değil, hissin sıcaklığını arıyor.
Belki bu yüzden bazı anılar net değildir.
Yüzler bulanıklaşır.
Cümleler kaybolur.
Ama odanın hissi kalır.
Bir pencerenin ışığı.
Sobanın sesi.
Uzaktan çalışan televizyon.
Marcel Proust bir kurabiyenin tadıyla yıllarca unutulmuş bir çocukluk hissinin geri dönebileceğini anlatır.
Gerçekten de zihin zamanı mantıklı bir sırayla saklamıyor.
Bazı şeyler hiç çağrılmadan geri geliyor.
Bazıları ise ne kadar uğraşılsa bulunamıyor.
Belki hafıza bir kütüphane değil.
Daha çok karanlık bir ev gibi.
İnsan bazen yanlış kapıyı açıyor.
Bazen de yıllardır kilitli sandığı bir oda kendiliğinden aralanıyor.
Ve belki insanı yaşlandıran şey yalnızca zaman değil.
Bazı hislere artık eskisi kadar yaklaşamamak.
Çünkü insan aynı anıya dönse bile aynı zihinle dönemiyor.
Fırının önünden geçen biri için bu yalnızca ekmek kokusu olabilir.
Başka biri içinse kaybolmuş bir dönemin kısa süreliğine geri dönmesi.

Bir Cevap Yazın