Bazı filmler yalnızca anlattıkları hikâyeyle kalmaz. İnsanın zihninde eski bir kapıyı aralar. Oradan bir hastane koridoru görünür, sonra bir aile suskunluğu, sonra toplumun usulca kurulmuş acımasızlığı. Deliler Balosu bende böyle bir yerden kaldı.
Film, ilk bakışta bir akıl hastanesinde geçen dönem hikâyesi gibi duruyor. 19. yüzyıl Paris’i, Salpêtrière Hastanesi, histeri teşhisleri, doktorlar, kapatılmış kadınlar, ailelerin gizlediği utançlar… Fakat biraz daha yakından bakınca mesele yalnızca delilik değil. Daha derinde, insanı kimin tanımladığı sorusu var. Bir insanın acısına kim isim verir? Aile mi? Doktor mu? Din mi? Bilim mi? Yoksa insanın kendi içinde taşıdığı, başkasına kolayca anlatamadığı o karanlık bilgi mi?
Filmin geçtiği dönem, bilimle dinin birbirinden tam olarak ayrışamadığı bir eşik gibi duruyor. Eski dünyanın ruhları, günahları, cinleri ve ayıpları hâlâ odada dolaşıyor. Yeni dünyanın doktorları ise onları hastalık adıyla yakalamaya çalışıyor. Fakat film bize şunu usulca hissettiriyor: Bir kavramın adı değişince, onun insana yaptığı şey her zaman değişmiyor. Rahibin yerini doktor alabiliyor. Günahın yerini teşhis. İtirafın yerini muayene. Ayinin yerini klinik gösteri.
Bu yüzden filmde bilim de bütünüyle masum değil. Elbette karanlığa karşı bir ışık gibi duruyor. Ama bazen kendi ışığıyla gözleri kamaştırıyor. İnsanı anlamaya çalışmak yerine, onu sınıflandırmaya başlıyor. Kadının çığlığı, artık bir çığlık olmaktan çıkıyor; vaka oluyor. Bayılması, titremesi, susması, direnmesi, görmesi, duyması… Her şey bir dosyanın, bir dersin, bir sunumun parçasına dönüşüyor.
Filmin en çarpıcı taraflarından biri de bu yıllık balo. Hastanenin kapıları açılıyor ve dışarıdan gelen insanlar, içerideki kadınları seyrediyor. Bu sahne, yalnızca bir kostümlü eğlence değil. Neredeyse bütün toplumun küçük bir modeli. Hastalar süsleniyor, giydiriliyor, dolaştırılıyor. Acı, bir gece için kostüm giyiyor. Hastalık, meraklı gözler için ilginç bir malzemeye dönüşüyor.
Orada insan ister istemez rahatsız oluyor. Çünkü hastalar artık tedavi edilmesi gereken insanlar değil, sergilenen varlıklar gibi duruyor. Birer ürün gibi, birer tuhaflık gibi, birer “görülecek şey” gibi. Toplum, kendi dışına attığı insanları yılda bir kez geri çağırıyor; ama onları duymak için değil, onlara bakmak için. Bakışın kendisi bir iktidara dönüşüyor.
Belki de filmin en güçlü sorusu burada saklı: Deli olan kim? İçeride kapatılan kadınlar mı, yoksa onları görmek için süslenip gelen kalabalık mı? İnsan başkasının yarasına bakarken çoğu zaman kendi aklını temize çıkarır. “Ben böyle değilim” diyebilmek için bir başkasının kırılmasına ihtiyaç duyar. Bu yüzden bazı kalabalıklar eğlenirken bile mahkeme salonuna benzer.
Filmde kadınların kapatılması da yalnızca tıbbi bir mesele olarak durmuyor. Bir kadın fazla hissederse, fazla konuşursa, fazla görürse, aile düzenine sığmazsa, toplumun sessiz anlaşmalarını bozarsa, onun için hemen bir kelime bulunuyor. Histeri, delilik, ayıp, hastalık… Kelimeler değişiyor ama sonuç çoğu zaman aynı yere çıkıyor: kapı kapanıyor.
Burada aile de hastane kadar önemli. Çünkü kapatma bazen resmi kurumda başlamaz. Önce evde başlar. Önce bir bakışta, bir susuşta, bir “bunu kimse bilmesin” cümlesinde başlar. Hastane, çoğu zaman bu suskunluğun resmi hâlidir. Ailenin kaldıramadığı şeyi kurum devralır. Toplumun görmek istemediği insan, “tedavi” adı altında gözden uzaklaştırılır.
Deliler Balosunu ilginç yapan şey, bilimi kötü, dini iyi; ya da dini karanlık, bilimi aydınlık diye basit bir yere yerleştirmemesi. Film daha zor bir yerde duruyor. İnsanın elindeki her kavramın, eğer merhametten koparsa, bir kilide dönüşebileceğini söylüyor. Din de bunu yapabilir. Bilim de. Aile de. Toplum da.
Bana kalırsa film, delilikten çok normalliğin tarihini anlatıyor. Çünkü “normal” dediğimiz şey çoğu zaman kendini çok sessiz kurar. Kimlerin içeri alınacağını, kimlerin dışarıda kalacağını, kimlerin dinleneceğini, kimlerin susturulacağını belirler. Sonra bunu doğal bir şeymiş gibi gösterir. Oysa insanın düzen dediği şey, bazen yalnızca çoğunluğun korkusudur.
Filmin bende bıraktığı duygu biraz ağır ama temiz bir duygu. Çünkü bizi kolay bir öfkeye çağırmıyor. Daha çok bakmaya zorluyor. Hastaneye, doktora, aileye, kalabalığa ve en sonunda kendimize. Biz de çoğu zaman başkasının acısına bakarken, fark etmeden onu bir hikâyeye, bir teşhise, bir ilginçliğe çeviriyoruz. Onu anlamadan önce adlandırıyoruz.
Belki de bu yüzden Deliler Balosu son dönemde izlediğim daha kapsamlı filmlerden biri gibi kaldı bende. Bir akıl hastanesi hikâyesi anlatırken, insanlığın eski alışkanlıklarına dokunuyor. Bilginin merhametsiz hâline, merakın zalimleşmesine, toplumun dışladığını sonra seyirlik bir nesneye çevirmesine bakıyor.
Ve film bittikten sonra geriye şu soru kalıyor:
Bir insanın acısını anlamak mı isteriz, yoksa onu seyretmek mi?
Bazen ikisi arasındaki fark çok küçüktür. Bazen de bütün insanlık tarihi o farkın içine sığar.
