Doğru Yaşandığı Sanılan Bir Hayat Lev Tolstoy | 1886 | Rus Edebiyatı
İnsan çoğu zaman hayatının doğru bir yönde ilerlediğini düşünür. İyi bir meslek edinmiş, toplumda saygınlık kazanmış, ailesini kurmuş ve kendisinden beklenenleri yerine getirmiştir. Bütün bunlar, yaşadığı hayatın doğruluğuna ilişkin sessiz bir güven verir. Fakat insanın başkalarının gözünde başarılı olması, kendi hayatını gerçekten yaşadığı anlamına gelir mi?
Tolstoy’un 1886 yılında yayımlanan İvan İlyiç’in Ölümü adlı kısa romanı, bu sorunun etrafında şekillenir.
İvan İlyiç başarılı bir yargıçtır. Mesleğinde yükselmiş, toplumun saygısını kazanmış ve dönemin değerlerine uygun bir hayat kurmuştur. Hayatının büyük bölümünde kendisinden beklenenleri yerine getirmiş, doğru yaşadığına inanmıştır.
Ancak bir gün hastalanır.
Başlangıçta hastalığının geçici olduğunu düşünür. Doktorlara başvurur, tedavi olmaya çalışır. Zamanla bedensel şikâyetleri ağırlaşır. Ölüm artık uzak bir ihtimal olmaktan çıkarak gündelik hayatının içine yerleşir.
İvan’ı asıl sarsan yalnızca öleceğini anlaması değildir. Ölüm düşüncesi, bugüne kadar yaşadığı hayatı da sorgulamasına neden olur.
Bir zamanlar önemli gördüğü makam, saygınlık ve toplumsal ilişkiler anlamlarını kaybetmeye başlar. Ailesiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkilerdeki yüzeyselliği fark eder. İnsanların kendisine karşı davranışlarını, hastalığının yarattığı yalnızlığı ve ölüm karşısındaki çaresizliğini giderek daha derinden hisseder.
Sonunda kendisini belki de hastalığından daha fazla rahatsız eden bir soruyla karşılaşır:
Ya hayatımı yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam?
Ölümün değil, hayatın hikâyesi
Sedat Sezgin, 4 Haziran 2019 tarihinde Oggito’da yayımlanan Suçlu İvan İlyiç’in Sıradan Hayatı başlıklı yazısında, Tolstoy’un ölüm üzerinden aslında yaşamın sıradanlığını sorguladığına dikkat çeker.
Romanın daha başlangıcında İvan İlyiç’in öldüğünü öğreniriz. Böylece okurun merakı ölümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden uzaklaşır. Asıl mesele, ölen kişinin nasıl bir hayat yaşadığıdır.
Bu anlatım tercihi önemlidir. Çünkü Tolstoy, ölümün kaçınılmazlığından çok, insanın hayatı boyunca farkına varmadan benimsediği değerlerle ilgilenir.
İvan’ın yaşamı dışarıdan bakıldığında başarısız değildir. Tam tersine, toplumun başarılı kabul ettiği bir hayatın neredeyse bütün özelliklerini taşır. Fakat ölüm yaklaştığında, bu başarıların hiçbiri ona aradığı huzuru vermez.
Burada insanın hayatı boyunca kendisine ait sandığı bazı tercihlerin, aslında başkalarının beklentilerinden doğmuş olabileceği düşüncesi belirir.
Belki de İvan’ın trajedisi, yanlış bir hayat yaşamasından önce, yaşadığı hayatın doğruluğundan hiç kuşku duymamış olmasıdır.
Hasta olmak ve anlaşılmamak
Romanın dikkat çekici yanlarından biri de hastalık sürecinin anlatılış biçimidir.
İvan İlyiç için hastalık yalnızca bedensel bir bozulma değildir. Hastalık ilerledikçe çevresiyle arasındaki mesafe de büyür. İnsanlar onun çektiği acıyla yüzleşmek istemez. Ölümün yaklaştığını bilseler bile bunu gündelik hayatın olağan davranışları arasında gizlemeye çalışırlar.
Oysa İvan’ın ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, yaşadığı gerçeğin inkâr edilmemesidir.
Sezgin, yazısında İvan’ın doktoruyla kurduğu ilişkiyi de dikkat çekici bir benzerlikle ele alır. Bir zamanlar yargıç olarak başkalarının kaderi hakkında karar veren İvan, şimdi kendi bedeni ve geleceği hakkında karar veren doktorun karşısında güçsüzdür.
Hekim ile hasta arasındaki bilgi ve otorite farklılığı, burada insanın çaresizliğini görünür kılar.
İvan’ın hastalığı hakkında söylenenlerle gerçekte öğrenmek istedikleri aynı değildir. Doktor hastalığın tıbbi yönüyle ilgilenirken İvan, giderek daha çok kendi ölümünün ihtimaliyle meşgul olur.
Bu ayrım, hekimlik açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır.
Çünkü hastalık, hekim için tanı ve tedavi gerektiren bir süreçken hasta için bütün hayatını değiştiren bir deneyime dönüşebilir.
Bazen hasta, hastalığının ne olduğunu öğrenmek kadar, yaşadığı korkunun bir başkası tarafından anlaşılmasını da ister.
Tolstoy’un ölümle yüzleşmesi
Nilüfer Kuzu, 23 Şubat 2024 tarihinde Oggito’da yayımlanan Tolstoy: Bedeniyle Tanışma, Ölümle Yüzleşme başlıklı yazısında eseri Tolstoy’un kendi hayatındaki ölüm korkusu ve varoluşsal arayışıyla birlikte değerlendirir.
Tolstoy’un yaşadığı kayıplar, ölüm üzerine düşünceleri ve hayatın anlamına ilişkin sorgulamaları, özellikle geç dönem eserlerinde belirginleşir.
Bu açıdan İvan İlyiç’in Ölümü, yalnızca kurmaca bir kişinin ölüm hikâyesi olarak değil, yazarın kendi varoluşsal sorularının edebiyata yansıması olarak da okunabilir.
Tolstoy’un üzerinde durduğu mesele, insanın ölümlü olduğunu bilmesine rağmen bu bilgiyi kendi hayatına ne ölçüde dâhil edebildiğidir.
İnsan başkalarının öldüğünü bilir. Ölüm üzerine konuşabilir, cenazelere katılabilir, kayıplar yaşayabilir. Fakat kendi ölümünü düşünmek çoğu zaman başka bir şeydir.
Başkalarının ölümünü hayatın doğal bir parçası olarak kabul etmek mümkündür. Kendi ölümünü aynı açıklıkla kabul etmek ise her zaman kolay değildir.
İvan İlyiç’in yaşadığı sarsıntının bir nedeni de budur.
Kafka’nın Gregor Samsa’sıyla ortak bir yalnızlık
Sedat Sezgin’in değerlendirmesinde dikkat çeken bir başka nokta, İvan İlyiç ile Kafka’nın Dönüşüm adlı eserindeki Gregor Samsa arasında kurduğu bağlantıdır.
Gregor Samsa, geçirdiği dönüşümün ardından ailesinin gözünde giderek bir yüke dönüşür. Bir zamanlar ailesinin geçimini sağlayan kişi, artık onların gündelik hayatını zorlaştıran bir varlık olarak görülmeye başlar.
İvan İlyiç’in hastalığında da benzer bir uzaklaşma hissedilir.
İki karakterin yaşadığı olaylar birbirinden farklıdır. Ancak her ikisi de çevreleriyle kurdukları ilişkilerin, kendileri güçsüzleştikçe nasıl değiştiğine tanıklık eder.
Bu benzerlik, insanın başkaları için taşıdığı değerin ne kadarının varlığına, ne kadarının yerine getirdiği işlevlere bağlı olduğu sorusunu gündeme getirir.
İnsan üretkenliğini, sağlığını ya da toplumsal konumunu kaybettiğinde, kendisine gösterilen ilgi de değişebilir.
Belki de iki eserin ortak noktalarından biri, insanın en çok anlaşılmaya ihtiyaç duyduğu zamanlarda yalnız kalabilmesidir.
Son söz
İvan İlyiç’in Ölümü, kısa hacmine rağmen insanın hayatına ilişkin temel sorulara dokunan bir eser.
Tolstoy, ölüm döşeğindeki bir insanı anlatırken okuru yalnızca ölüm hakkında düşünmeye çağırmaz. Yaşamın nasıl geçirildiğini, hangi değerlerin peşinden gidildiğini ve insanın kendisine ne ölçüde dürüst olabildiğini de sorgulatır.
İvan İlyiç’in yaşadığı hayat, dışarıdan bakıldığında başarılıdır. Fakat ölüm yaklaşırken bu başarının kendi iç dünyasında aynı karşılığı bulmadığını görür.
Belki de romanın en rahatsız edici yanı budur.
İnsanın hayatını sorgulaması için büyük bir felaket yaşaması gerekmez. Bazen durup geçmişine bakması da yeterlidir. Fakat insan çoğu zaman bunu erteler. Çünkü yaşadığı hayatı sorgulamak, yalnızca geçmişteki kararlarını değil, bugün sürdürdüğü alışkanlıkları da yeniden değerlendirmesini gerektirir.
Tolstoy’un bıraktığı soru, romanın son sayfasıyla birlikte kapanmaz:
Bir hayatın doğru yaşandığını kim belirler? Onu yaşayan insan mı, yoksa o hayata dışarıdan bakanlar mı?
Kaynaklar ve ileri okumalar
Lev Tolstoy — İvan İlyiç’in Ölümü
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mazlum Beyhan çevirisi.
Kitap bilgileri – BKM Kitap
Sedat Sezgin — Suçlu İvan İlyiç’in Sıradan Hayatı
Oggito, 4 Haziran 2019.
Eleştiriyi oku
Nilüfer Kuzu — Tolstoy: Bedeniyle Tanışma, Ölümle Yüzleşme
Oggito, 23 Şubat 2024.
Eleştiriyi oku
