İntikamın Bittiği Yerde: Üç Renk Beyaz

İntikamın Bittiği Yerde: Üç Renk Beyaz

İnsan uğradığı aşağılanmanın hesabını gördüğünde gerçekten özgürleşir mi?

İnsan bazen bir başkasının gözünde kaybettiği değerini, yine o insanın gözünde yeniden kazanmak ister. Kendisine yapılanları unutamaz. Söylenen sözleri, yaşadığı aşağılanmayı, çaresiz kaldığı anları zihninde tekrar tekrar yaşar. Zamanla bütün hayatını bir hesaplaşmaya hazırlamaya başlar. Günün birinde her şeyin tersine döneceğine inanır. O gün geldiğinde acısının da sona ereceğini düşünür.

Krzysztof Kieślowski’nin 1994 yapımı Üç Renk: Beyaz filmi, böyle bir hesaplaşmanın hikâyesini anlatıyordu.

Karol Karol, Paris’te yaşayan Polonyalı bir kuafördü. Sevdiği Fransız kadın Dominique ile evlenmişti. Fakat evlilikleri kısa sürede bir çıkmaza girmiş, Karol yaşadığı cinsel işlev bozukluğu nedeniyle karısının karşısında giderek güçsüz bir konuma düşmüştü. Dominique boşanmak istiyordu.

Karol mahkemede kendisini yeterince ifade edemiyordu. Yaşadığı ülkenin diline ve hukuk düzenine yabancıydı. Evliliğini kaybederken toplumsal saygınlığını da yitiriyordu. Parasız, evsiz ve neredeyse kimliksiz kalmıştı.

İnsanın yabancı bir ülkede yaşadığı güçsüzlük yalnızca konuştuğu dili yeterince bilmemesinden kaynaklanmaz. Bazen kendi değerini, başkalarının kendisini nasıl gördüğüne göre belirlemeye başlar. Kendi ülkesinde sahip olduğu yetenekler ve saygınlık, başka bir yerde karşılık bulmayabilir.

Karol’un yaşadığı aşağılanma yalnızca cinselliğiyle ilgili değildi. Evliliği, mesleği, dili ve erkeklik algısı aynı anda sarsılmıştı.

Burada cinsellikle benlik saygısı arasındaki ilişki önem kazanıyordu.

Cinsellik çoğu zaman yalnızca bedensel bir ihtiyaç olarak düşünülür. Oysa insanın kendisine ilişkin düşünceleri, korkuları ve karşısındaki kişiyle kurduğu güç dengesi de arzunun içinde yer alır. Sevilmediğini, beğenilmediğini ya da yetersiz görüldüğünü düşünen insan, bedensel yakınlık sırasında da aynı duyguların etkisinde kalabilir.

Karol’un cinsel işlev bozukluğunu tek bir nedene bağlamak mümkün değildi. Fakat film, bu sorunun aşağılanma ve güç kaybıyla birlikte yaşandığını gösteriyordu.

Acaba cinsellik sıradanlığa mı yenilmişti? Yoksa Karol, sevdiği kadının karşısında kendisini giderek daha değersiz hissettiği için mi arzusunu yaşamakta zorlanıyordu?

Bir başka ihtimal de vardı. Karol’un sevdiği kadın, zihninde yarattığı Dominique ile aynı kişi olmayabilirdi.

Paris’ten ayrılırken yanında götürdüğü beyaz kadın büstü bu nedenle önemliydi. Karol, Dominique’in yüzünü taşıyan o küçük heykeli koruyordu. Heykel kırıldığında parçalarını birleştirmeye çalışıyordu.

Gerçek Dominique ona karşı çıkabilir, onu reddedebilir, terk edebilirdi. Fakat heykel sessizdi. Karol’un istediği yerde duruyordu.

İnsan bazen sevdiği kişiden çok, onun zihninde kurduğu imgeye bağlanır. O imge zaman içinde değişmeyebilir. Gerçek insanın davranışları değişse bile içimizde taşıdığımız kişi aynı kalabilir.

Bu nedenle aşkın büyüklüğü yalnızca iki insan arasında yaşananlarla ölçülemez. Aşkın bir bölümü, sevilen insanın içimizde kazandığı anlamda yaşar.

Karol’un yanında taşıdığı bir başka nesne ise tarağıydı.

Bir zamanlar mesleğini yaparken kullandığı bu küçük araç, Paris metrosunda para kazanabilmek için müzik çıkardığı bir nesneye dönüşmüştü. Karol toplumsal konumunu kaybetmişti ama mesleğinin simgesini hâlâ yanında taşıyordu.

Heykel sevdiği kadını, tarak ise bir zamanlar olduğu insanı hatırlatıyordu.

İkisi de geride bırakamadığı hayatın küçük parçalarıydı.

Karol, Mikołaj adında bir başka Polonyalının yardımıyla ülkesine dönme fırsatı buldu. Bir bavulun içinde taşınarak Polonya’ya getirildi. Ancak bavul hırsızların eline geçti. İçinden değerli bir eşya yerine Karol çıkınca onu dövüp bir çöplüğe bıraktılar.

Kieślowski bu sahneyi neredeyse acımasız bir mizahla anlatıyordu.

Karol artık bir insan olarak değil, taşınan bir nesne olarak ülkesine dönmüştü. Kendisini aşağılanmanın en dibinde bulmuştu.

Fakat onun hikâyesinde bu dip nokta bir son değil, başlangıç olacaktı.

Polonya değişiyordu. Sosyalist ekonominin ardından yeni bir piyasa düzeni kuruluyor, insanlar kısa sürede servet kazanmanın yollarını arıyordu. Arsa alımları, ticari fırsatlar ve spekülasyon, yeni hayatın önemli parçalarına dönüşmüştü.

Karol da bu düzenin işleyişini öğrendi.

Çalıştığı adamların değer kazanacak arazileri önceden satın almak istediklerini fark etti. Onlardan önce davranarak arazileri kendisi aldı. Daha sonra aynı toprakları çok daha yüksek fiyatlara satmayı başardı.

Başlangıçta kendisini kolayca kullanabileceklerini düşündükleri adam, artık karşılarında pazarlık gücü bulunan bir iş insanıydı.

Karol bataklığın içinden çıkan bir nilüfer gibi yükseliyordu. Fakat bu yükselişin içinde önemli bir çelişki vardı. Kendisini sömürmeye hazırlanan insanların yöntemlerini öğrenmiş, onların kurduğu düzenin araçlarıyla güç kazanmıştı.

Bir zamanlar kendisine yapılanların benzerini artık başkalarına yapabilecek durumdaydı.

Belki de güç kazanmanın en tehlikeli yanı buydu. İnsan haksızlığa uğradığında adalet ister. Fakat güç elde ettiğinde bazen adaletin yerini üstünlük arzusu alır.

Karol’un hikâyesi Fransız Devrimi’nin eşitlik ilkesini bu noktada sorguluyordu.

İnsan gerçekten eşit olmak mı ister? Yoksa kendisini aşağılayan insanın bir gün kendisinden daha güçsüz olmasını mı bekler?

Karol’un kazandığı para yalnızca ekonomik bağımsızlık sağlamıyordu. Dominique ile hesaplaşabilmesi için gerekli koşulları da oluşturuyordu.

Artık onu cezalandırabilecekti.

Fakat filmin bir başka karakteri, bütün bu mücadeleye farklı bir anlam kazandırıyordu.

Mikołaj’ın maddi sorunları yoktu. Ailesi, işi ve toplum içinde bir yeri vardı. Buna rağmen yaşamak istemediğini söylüyordu. Karol ise neredeyse her şeyini kaybetmiş olmasına rağmen hayata tutunmaya çalışıyordu.

İki adamın karşılaşması, insanın yaşama isteğiyle sahip oldukları arasındaki ilişkinin sanıldığı kadar basit olmadığını gösteriyordu.

Mikołaj ölüm düşüncesini, çektiği ruhsal acıdan kurtulmanın yolu olarak görüyordu. Karol ise yaşamaya devam edebilmek için kendisine bir amaç bulmuştu.

Ancak insanın verdiği her karar, o anda içinde bulunduğu ruhsal durumdan bağımsız değildir. Bazen bir kararı kesin olarak istediğimizi düşünürüz. Oysa değişmesini istediğimiz şeyin kendisi değil, içinde bulunduğumuz koşullar olduğunu sonradan fark edebiliriz.

Mikołaj’ın ölümle yüzleştiği sahne bu çelişkiyi görünür kılıyordu. Karol’un giriştiği son derece tehlikeli sahte infaz, onun ölüm konusundaki düşüncelerini yeniden değerlendirmesine neden oluyordu.

Filmin bu sahnesi gerçek hayatta uygulanabilecek bir çözüm değil, insanın kendi isteğinin anlamıyla yüzleşmesini anlatan sarsıcı bir sinema anlatısıydı.

Daha sonra Mikołaj’ı ailesi için yılbaşı hediyeleri alırken görüyorduk.

Küçük bir ayrıntı gibi duruyordu. Oysa ölüm düşüncesiyle yaşayan bir insanın yeniden başkalarını düşünmeye, gelecekte yaşanacak bir günü beklemeye başlaması anlamlıydı.

Mikołaj hayatın anlamını bulduğunu söylemiyordu. Büyük bir değişim yaşadığını da ilan etmiyordu. Yalnızca sevdikleri için hediyeler alıyordu.

İnsan bazen yaşama yeniden katıldığını büyük kararlarla değil, gündelik hayatın küçük sorumluluklarıyla gösterir.

İki adamın buz üzerinde birlikte kaydığı sahne de bu nedenle önemliydi. Zbigniew Preisner’in hareketli tangosu eşliğinde, bir süreliğine bütün acılarından uzaklaşmış iki çocuk gibiydiler.

Karol’un intikam arzusu ile Mikołaj’ın hayata dönüşü aynı filmde birbirine paralel ilerliyordu. Fakat bu iki insanın bulduğu anlam farklıydı.

Mikołaj yeniden yaşayabilmek için başkalarıyla ilişkisini güçlendiriyordu. Karol ise yaşamına yön veren amacı, kendisini aşağılayan kadına karşı üstünlük kurmakta bulmuştu.

Georges Simenon’un Yaşamak Hırsı romanındaki Kees Popinga da bir zamanlar kendi hayatından çıkıp başka bir insan olmaya çalışmıştı. Eski düzenini terk etmiş, toplumsal kimliğinden uzaklaşmış, giderek kendi yarattığı bir hikâyenin içinde yaşamaya başlamıştı.

Popinga’nın kaçışı sonunda yıkıcı bir noktaya ulaştı. İntihar girişiminden sonra bir psikiyatri kurumuna yatırıldı. Kendisini anlatmak için bir defter aldı. Fakat kendi hikâyesini yazamadı.

Karol ise Popinga’nın tersine, hayatını büyük bir dikkatle planlıyordu. İnsanları yönlendiriyor, olayları hesaplıyor, kendi ölümünü bile bir kurguya dönüştürüyordu.

Popinga sonunda kendi hikâyesini anlatamıyordu. Karol ise hikâyesini istediği biçimde sonuçlandırabileceğini düşünüyordu.

Ama insanın kontrol edemediği bir alan vardı: Kendi duyguları.

Karol, Dominique’i Polonya’ya getirebilmek ve onu cezalandırabilmek için ölümünü sahneledi. Planı başarıya ulaştı. Dominique, kendisini bir cinayet suçlamasının içinde buldu ve hapse girdi.

Karol artık güçlüydü. İntikamını almıştı. Yıllarca peşinden koştuğu hesaplaşma gerçekleşmişti.

Fakat filmin sonunda hapishanenin penceresinde Dominique’i gördüğünde ağlamaya başladı.

Bence filmin asıl meselesi burada ortaya çıkıyordu.

İntikam başarısız olmamıştı. Tam tersine, başarıya ulaştığı anda anlamını kaybetmeye başlamıştı.

İnsan bazen uğradığı haksızlığın hesabını sormayı hayatının en önemli amacına dönüştürür. O güne kadar yaşadığı acıyı, beklediği karşılaşmayı ve elde edeceği üstünlüğü düşünür. Gelecekte kazanacağı zafer, bugünkü hayatına bir anlam verir.

Fakat intikam gerçekleştiğinde onu ayakta tutan beklenti de sona erer.

Karol, Dominique’i cezalandırmıştı. Ama onu sevmekten kurtulmuş değildi.

Üstelik Dominique, hapishanenin penceresinden ona işaretlerle yeniden birlikte olabileceklerini anlatıyordu. Bir zamanlar Karol’u hayatından çıkaran kadın, şimdi onunla yeniden bir hayat kurmak istiyor gibiydi.

Karol’un bütün planı, belki de ulaşmak istediği şeyin ne kadar çelişkili olduğunu göstermişti.

Sevdiği kadını cezalandırarak kendisine yeniden yaklaştırmaya çalışmıştı.

Oysa insan sevildiğinden emin olmak isterken sevdiği kişiyi kendisine muhtaç hâle getirirse, elde ettiği şeyin ne kadarının sevgi olduğunu bilemez.

Burada aşkın başka bir özelliği de görünür hâle geliyordu.

Hayatın koşulları değişebilir. İnsanlar birbirinden uzaklaşabilir, birbirlerine zarar verebilir, hatta bir zamanlar yaşadıkları yakınlığın tam karşısında durabilirler. Fakat bütün bunlar, sevilen insanın iç dünyamızdaki anlamını aynı hızla değiştirmez.

Karol’un Dominique’e duyduğu aşk, onun davranışlarıyla sınırlı değildi. Kendi geçmişinin, hayallerinin ve benlik duygusunun da bir parçasıydı.

Belki de Karol, intikamının sonunda bunu yeniden görüyordu.

Bir zamanlar kendisini aşağılayan kadının artık karşısında güçsüz olması, ona beklediği huzuru getirmemişti. Çünkü değiştirebildiği şey Dominique’in hayatındaki koşullardı. İçinde taşıdığı Dominique ise bütün bu hesaplaşmanın dışında yaşamaya devam ediyordu.

İntikamın çelişkisi burada saklı olabilir.

İnsan karşısındakini cezalandırdığında kendi acısının da sona ereceğini düşünür. Oysa intikam bir olaydır, acı ise insanın içinde yaşadığı bir süreçtir. Birincisinin tamamlanması, ikincisinin de sona erdiği anlamına gelmez.

Filmin sonunda Karol’un gözyaşları bu nedenle kesin bir yenilgi ya da zafer anlatmıyordu. Aşkın, intikamın ve pişmanlığın birbirinden ayrılamadığı bir insanlık hâlini gösteriyordu.

Karol her şeye sahip olmuştu. Fakat sahip oldukları, sevdiği insanla kurduğu ilişkinin yerini dolduramıyordu.

Kieślowski’nin eşitlik düşüncesi de böylece başka bir anlam kazanıyordu.

İnsan başkalarıyla eşit olmayı isterken bazen üstünlük arzusuna kapılır. Kaybettiği saygınlığı geri kazanmaya çalışırken kendisine yapılan haksızlıkları yeniden üretir. Geçmişin hesabını kapattığını düşündüğünde ise geçmişin hâlâ içinde yaşamaya devam ettiğini görür.

Belki de intikamın en büyük yanılgısı, gerçekleştiğinde insanı geçmişinden kurtaracağına duyulan inançtır.

Oysa geçmiş yalnızca başımıza gelenlerden oluşmaz. Başımıza gelenlere verdiğimiz anlamlarla da yaşar.

Karol, Dominique’i cezalandırmıştı. Ama onunla yaşadığı hayatın anlamını ortadan kaldıramamıştı.

Ve belki de insanın en zor kabul ettiği şeylerden biri budur: Birini yenmek, onu içimizden çıkarmaya yetmez.

Bir yanıt yazın

Dr.Ümit AKTÜRK sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin