Cennetin Doğusu, insanın iyilikle kötülük arasındaki salınımını aileler, kardeşler ve kuşaklar üzerinden anlatıyor. Hikâye ilerledikçe Habil ile Kabil’in eski çatışması yalnızca kutsal bir anlatı olmaktan çıkıyor; kıskançlıkta, sevgide, reddedilmede ve kabul edilme arzusunda yeniden karşımıza çıkıyor.
Beni en çok etkileyen tarafı, karakterlerin yalnızca hikâyeyi taşımaması oldu. Samuel Hamilton ve Lee gibi kişiler, zaman zaman yazarın düşüncesinin görünür hâle geldiği yerler gibi duruyor. Cathy ise iyilik ve kötülük meselesini daha rahatsız edici bir yere taşıyor. İnsan onun karşısında kolayca hüküm veremiyor; nerede seçim, nerede yaradılış, nerede geçmişin izi başladığını düşünmeye başlıyor.
Diziyi bitirdiğimde aklımda kalan şey yalnızca Trask ve Hamilton ailelerinin hikâyesi değildi. Daha çok, insanın kendi içindeki Kabil’le ne yaptığıydı. Çünkü belki de mesele kötü olmamak değil; insanın kendisinde bulunan karanlığı fark ettikten sonra onunla ne yaptığı.
Steinbeck’in dünyasında kader güçlü, geçmiş ağır. Ama yine de insanın önünde küçük de olsa bir seçim alanı kalıyor. Cennetin Doğusunu benim için kalıcı yapan da biraz bu oldu.
