Adam her sabah geçtiği köşeye geldiğinde önce neyin değiştiğini anlayamıyor; kaldırım daha geniş, gökyüzü nedense daha fazla görünüyor. Sonra ağacın olmadığını fark ediyor. Yıllardır oradaydı ama belki bir kez bile durup bakmamış, ne zaman çiçek açtığını, hangi ayda yapraklarını döktüğünü düşünmemişti. Şimdi yokluğu, varlığından daha görünür.
İnsan bazı şeylere ihtiyaç duyduğu için alışmıyor belki; alıştığı için zamanla onlara ihtiyaç duyduğunu sanıyor. Her sabah içilen aynı çay, oturulan aynı koltuk, gidilen aynı yol, hayatımızda tuttuğumuz bazı insanlar… Tekrar, önce hayatın küçük bir parçası oluyor; sonra fark ettirmeden yerini sağlamlaştırıyor. Bir gün eksildiğinde ise geride bıraktığı boşluğa bakıp onun vazgeçilmez olduğuna inanıyoruz.
Oysa belki de alışkanlıklar bırakılmadıkça ihtiyaç hâline geliyor.
Bu yüzden insanın bazı kayıplarda neyi özlediğini ayırt etmesi kolay değil: kaybettiği şeyi mi, yoksa onun etrafında yıllarca kurduğu düzeni mi?
Adam kesilmiş ağacın yanından geçip yoluna devam ediyor. Birkaç hafta sonra o boşluğa da alışacak.
İnsanın tuhaflığı biraz burada:
Varlığa alışıyor, sonra yokluğa.
