Çocukluğumun kurbanları aklıma geliyor.
Kurban bayramları. Kurban pazarları. Kurbanlıklarımızı at arabasıyla taşımamız. Şimdi düşününce bu ayrıntı bana önemli geliyor. Çünkü at arabası hayatımıza çok sık giren bir şey değildi. Ya kurbanlık taşımak için kullanılırdı ya da salça yapmak üzere alınan kasa kasa domatesleri getirmek için.
Bir kere de gezmek için binmiştik. Kızım, oğlum ve eşimle. O başka bir zamandı. Başka bir anlamı vardı.
Bayram gezmelerinde her evden kavurma kokusu gelirdi. Kurban Bayramı’nın birinci günü zaten bütün gün etle uğraşılırdı. Kurban kesilir, etler pay edilir, herkesin elinde bir iş olurdu. Evlerin içinde bayrama ait ağır ama tanıdık bir koku dolaşırdı.
Kurban Bayramı’nın ikinci günü, Ramazan Bayramı’nın birinci günü gibi olurdu biraz. Daha sakin. Daha gezmeli. Daha çocuk kalabildiğimiz bir gün.
Babamın ellerini öpmek vardı. Annemin de. O ellerde insanın içini dinlendiren bir şey olurdu.
Babam cebinden parayı çıkarırken acele etmezdi. Sanki harçlık vermek de bayramın küçük bir töreniymiş gibi davranırdı. Biz elini öperdik, o başımıza dokunurdu. Bazen parayı avucumuza koyar, bazen biraz bekletir, çocuk aklımızla bizi meraklandırırdı. O anın büyüklüğünü o zaman bilmezdim. Çocuk için harçlık önemlidir. Ama insan büyüyünce anlıyor; asıl mesele para değilmiş. O elin başının üstünde durmasıymış.
Şimdi ben o role büründüm.
Ama bitmek bilmeyen nöbetler, yollar, görevler, eksilen zamanlar bu duyguları yaşatmanın önüne geçti sanki. Bayramın içinden geçiyorum ama bazen bayram bana uğramadan geçip gidiyor gibi oluyor.
Öte yandan bayram sabahı acil ekibimle nöbetleşe yapılan kahvaltılar da vardı. Masada çoğu zaman aceleyle kesilmiş ekmek, termos çayı, birinin evden getirdiği börek, başka birinin memleketinden kalma bir alışkanlık olurdu. Bir arkadaş “bizde bayram sabahı önce büyüklerin eli öpülür” derdi. Bir başkası telefonunu sessize alıp ailesinden gelen görüntülü aramayı biraz sonra açardı. Herkesin yüzünde aynı şey olurdu: Buradayız, görevdeyiz, ama aklımızın bir yeri evde kaldı.
Sonra telsizden bir ses gelir, telefon çalar ya da kapıdan biri girerdi. Kahvaltı yarım kalırdı. Bayramlaşma da bazen bir lokma arasında, bazen sedyenin yanında, bazen ambulansa yürürken olurdu. Farklı şehirlerden, farklı kültürlerden gelen insanlar olarak kendi bayramımızı orada küçük küçük kurardık. Hastalara sağlık ve umut dağıtmaya çalışırken, birbirimizin eksikliğine de sessizce yer açardık.
Bu da güzeldi.
Bunu inkâr edemem. İnsanın ailesinden uzakta, başka insanlarla aynı sofrada kurduğu kardeşlik de az şey değil. Hele herkesin kendi evinden, kendi sofrasından, kendi çocukluğundan bir parçayı yanında getirdiği o sabahlarda.
Ama yine de hiçbir şey, elini öptüğüm babamın ve annemin yanındaki huzurun yerini tutmadı.
Hep bir şey eksik kaldı.
About the Podcast
Welcome to The Houseplant Podcast, your ultimate guide to houseplants! Join us as we explore the wonders and importance of plants in our lives.
Latest posts

Bir Cevap Yazın