İnsan birine yaklaştığını sandığında, çoğu zaman sadece kendi içindeki bir boşluğu dolduracak kadar mesafe almıştır. Gerçek yakınlık, iki bedenin değil, iki yalnızlığın birbirine değmeden durabilmesidir. Dokunmadan da kalabilmek. Bu zor bir denge: çünkü insan ya tamamen içine kapanır ya da tamamen başkasının içine sızmak ister.
Zihin burada bir illüzyonist gibi çalışır. Eksik olanı tamamlamaz; eksik olanı hikâyeye dönüştürür. Bir bakarsın, karşındaki kişi değil de onun hakkında kurduğun anlatı seni ayakta tutuyor. Bu yüzden bazı insanlar ayrıldıklarında çökmez, ama hikâyeleri bittiğinde çöker.
Marcel Proust bunu sezmiş gibidir: hatırladığımız şeyler, yaşadığımız şeylerden daha yoğun olabilir. Hafıza, gerçekliğin arşivi değil; onun yeniden yazılmış bir versiyonudur. Bu yüzden birini özlemek, çoğu zaman onunla yaşadığın anları değil, o anların zihninde aldığı son hâli özlemektir.
Zaman da bu oyuna dahil olur. Geçmiş sabit değildir; her hatırlayışta biraz daha değişir. Bir olay, yaşandığı anda değil, tekrar tekrar düşünüldüğünde şekillenir. Belki de bu yüzden bazı acılar geçmez: çünkü biz onları bırakmayız, sürekli yeniden üretiriz.
İlginç olan şu: insan geleceği planladığını sanır, ama aslında geçmişin düzenlenmiş versiyonuna uygun bir gelecek kurmaya çalışır. Yani ileriye gitmek değil, daha iyi bir geriye ulaşmak ister.
Jorge Luis Borges’in labirentleri gibi: çıkışı aradığını sanırsın, ama aslında hep aynı merkezin etrafında dönersin. Zihin düz bir çizgide ilerlemez; daireler çizer, ama o daireleri yol zanneder.
Yakınlık da böyle bir dairedir.
Birine yaklaşırken aslında kendine dönersin.
Onu anlamaya çalışırken, kendi sınırlarını keşfedersin.
Ve bazen en büyük hayal kırıklığı, karşındakini değil, kendi zihninin ne kadar ikna edici olduğunu fark etmektir.
İnsan çoğu zaman gerçeği yaşamaz; gerçeğin kendisine anlattığı versiyonunu yaşar.
02.05.2026
Dokunmadan Kalabilmek
