İnsan güler.
Ama her gülüş aynı değildir.
Bazı gülüşler hafifletir,
bazıları açığa çıkarır.
Henri Bergson der ki:
Gülme, canlı olanın mekanikleşmesine verilen tepkidir.
İnsan esnekliğini kaybettiğinde,
alışkanlıklarının içine sıkıştığında,
kendini tekrar etmeye başladığında…
gülünç olur.
Çünkü artık yaşamıyordur,
sadece sürüyordur.
Toplum bu yüzden güler.
Çünkü gülmek, düzeltmektir.
Uyumsuz olanı hizaya getirmektir.
Sen farklıysan,
ya sana gülerler
ya seni yok sayarlar.
Ama herkes aynı yere düşmez.
Bazı insanlar alışır.
Bazıları alışamaz.
İşte asıl ayrım burada başlar.
Neşet Ertaş’ın dünyasında insan,
alışamadığı için yalnızdır.
O “garip”tir.
Ama bu gariplik eksiklik değildir.
Aksine, fazla hissetmenin bedelidir.
Yolcu olmak da budur.
Bir yere ait olamamak değil,
ait olmanın geçici olduğunu bilmek.
İnsan yolcudur çünkü kalamaz.
Ama asıl mesele kalamamak değil,
kalmaya çalışmaktır.
Bergson’un güldüğü insan,
alışmış olandır.
Neşet’in anlattığı insan ise,
alışamayan.
Biri mekaniktir.
Diğeri yaralı.
Biri tekrar eder.
Diğeri taşır.
Ve hayat çoğu zaman yanlış olanı ödüllendirir.
Alışan insan uyumludur.
Uyumlu olan kabul edilir.
Kabul edilen görünür olur.
Ama alışamayan insan…
görülmez.
Bu yüzden bazı insanlar güldürür,
bazıları susturur.
Güldürenler hafiftir.
Susturanlar ağır.
Ve insan,
ağırlığı kaldıramadığı için güler.
Belki de mesele şudur:
İnsan ya alışarak hafifler,
ya da alışamayarak derinleşir.
Ama derin olan,
hiçbir zaman kalabalık olmaz.
Neşet’i dinle.
Çünkü o, alışamayan insanın en saf hâlidir.
Dinle…
kendi garipliğini tanı.
Final
Gülmek ve yolcu olmak arasında
insanı tutan bir şey vardır:
Anne.
Çünkü insan, dünyaya alışmadan önce
birine aittir.
Ve belki de bu yüzden…
En büyük öğretiler bile herkese ulaşmaz,
ama bir annenin sesi
herkeste kalır.
Neşet’in sesinde de o vardır.
Bu yüzden…
o sadece anlatmaz,
insanı hatırlatır.
Anisina Saygiyla
