Bir gün arkadaşlarla korku evine gitmeye karar verdik. Bizden beklenen, senaryonun her aşamasında giderek artan heyecan ve korkuydu. Bunun için verilen görevleri yerine getirirken bizi zamanın, mekânın ve karanlığın makasına soktular.
Korku evinde bağıran kalabalığa değil, karanlıkta yolunu bulan yalnızlığa yakınım.
İçeri girer girmez düzen kurulmuştu: Işık kısıtlı, sesler yönsüz, temas belirsizdi. Ama asıl dikkat çekici olan dekor değil, kalabalığın ritmiydi. Biri irkildiğinde zincirleme bir tepki başlıyor, korku tekil bir duygudan kolektif bir performansa dönüşüyordu. Çığlık, tehdidin kanıtı değil; grubun senkronizasyon işareti gibiydi.
Tehlike kontrollüydü, ama beden gerçekti. Nabız yükseliyor, nefes daralıyor, kaslar geriliyordu. Yine de ben başka bir şey fark ettim: Korkunun yükselmesini değil, ortamın çözülmesini izliyordum. Kapının konumu, çıkışın ihtimali, zeminin dokusu… Karanlık beni içine çekmiyor; ben onu haritalandırıyordum.
O an şunu düşündüm: Korku, paylaşıldığında büyüyor. Yalnız kaldığında ise soruya dönüşüyor.
Bir ara grubun gerisinde kaldım. Sesler önden geliyordu. Karanlık aynı karanlıktı ama coşku yoktu. O an korkunun azalması bir cesaret gösterisi değildi; bir yön bulma refleksiydi. Yalnız kaldığında insan bağırmaz. Dinler. Ölçer. Hesaplar.
Korkunun iki kaderi var gibi:
Ya kalabalıkta yükselir,
ya yalnızlıkta çözülür.
Kalabalık heyecan üretir. Yalnızlık düzen kurar.
Biri deneyimi büyütür, diğeri kontrolü.
Orada anladım ki mesele korkmamak değilmiş. Mesele, korkunun seni yönetmesine izin verip vermemekmiş. Karanlık değişmiyordu. Değişen, onun içindeki konumundu.
Bazıları korkuyu paylaşarak coşku üretir.
Bazıları korkuyu analiz ederek mesafe üretir.
Ben bağıran kalabalığa değil,
karanlıkta yolunu bulan yalnızlığa yakınım.