Güzel bir yaz akşamıydı.
Beş yıldızlı bir otelin kumsalında ateş yakılmıştı. Etrafında hoplayıp zıplayan çocuklar, bir yandan oynayacakları oyunu anlatıyor, diğer yandan yüzleri boyanıyordu. Müzik yükseliyor, ateşin cazibesiyle çocuklar ateşböcekleri gibi kıpır kıpır dolaşıyordu. Anne babalar ise biraz daha dışarıda, sandalyelerine yerleşmiş, çocuklarının göstereceği performansı gururla bekliyordu.
Sen daha beş yaşındaydın.
Elimi sıkı sıkıya tutuyordun; biraz çekingen, biraz ürkek ama en çok da donuk gözlerle bu şatafatlı ayini izliyordun. Animasyon ekibinden bir kız, alışkanlığın verdiği hızla seni elimden aldı ve yüzünü boyamaya başladı. Çalan müzik, ateşin büyüsü ve etrafta dönen çocukların arasında gözlerin beni aramaya başladı.
Ben ise, kalabalık ortamlarda yalnız kalmaya alışman gerektiğini düşünerek, bilerek kalabalığın içinde kendimi kaybettirdim.
Derken ateşin etrafındaki sözde büyülü ayin başladı. Kızılderili nidaları eşliğinde çocuklar dönmeye başladı. Yüzünün buruştuğunu fark edince daha fazla inatlaşmadım; hemen sana ulaştım.
Kulağıma fısıldadığın tek bir cümleyle, sanki kafamdan vurulmuş gibi oldum.
Kalabalıktan ve gürültüden uzaklaşırken, içimden durmadan şu sözleri tekrarlıyordum:
“Baba, ben denizin sesini dinlemek istiyordum.”
Sahile indiğimizde yakamoz vardı.
Sadece dalgaların kıyıya vuruşundaki o sade huzur… Karanlığın içinde, senin şen kahkahaların eşliğinde dalgalara her gidişinde cesurca meydan okuyan, dönüşünde ise uzaklara kaçan bir finonun hareketlerini seyrettik.
Ve aslında şunu yaşadık:
“Baba, ben denizin sesini dinlemek istiyorum.
Yakamozla dalgalanan tüm güzelliğini, dalgayla getirip hayatın bütün endişesini ve hüznünü aynı dalgalarla geri götüren denizin,
‘Bize sevin, hissedin, yaşayın’ deyişini dinlemek istiyorum.”