Kentin bu tarafında, ikliminin yumuşaklığına inat sert kayalara vuran hırçın dalgalar, nasıl da dik falezler yaratmıştı. Biraz daha dikkatle baksa sanki denizin dibini görecekti. Kafasını hafifçe sağa, yukarı kaldırdığında aslında tam tepede olmadığını fark etti. Ürküntüyle baktığı kayalıklar ve altında uzanan masmavi deniz, her biri kendi azametiyle, her türlü çılgınlığa davet eder gibiydi; başını döndürüyordu.
Karar vermek için fazla zamanı yoktu.
Varoluşundan beri tırmandığı hiçbir başarı basamağında, merakla karışık o ürpertici keşfetme duygusunun heyecanı kalmamıştı içinde. İlk adımını atarken duyduğu o tuhaf korkuya rağmen, çevresinden yükselen mutluluk çığlıklarının verdiği acayip hazzı yaşamayalı çok olmuştu. Artık gideceği yolun nerede başladığı ya da nerede bittiği de pek önemli değildi.
Şu anın tek gerçekliği şuydu:
İlk defa başkası için ya da yaşamını idame ettirme mecburiyetinden dolayı değil, kendi iradesiyle buradaydı. Kendi rızası sorulmadan sürüklendiği yolların aksine, bu kez yolu da durduğu yer de kendisi seçmişti.
Hafif bir meltem yüzüne çarpınca derin düşüncelerinden uyandı. İlk kez o zaman martıların çılgın bağırışlarını duydu. Felaket tellallığı mı yapıyorlardı, yoksa muhabbetle yaşama mı bağlamaya çalışıyorlardı onu? Doğa kendi gerçeğini yaşarken, biz ne kadarını üzerimize alıyorduk?
Her güneşin doğuşunu, her yakamozun kendine özgü aydınlığını sanki bize aitmiş gibi yorumluyor; oysa belki de hiçbir çağrısı olmayan bir sahnenin önünden geçip gidiyorduk. Deniz dalgasını vuruyor, kaya yerinde duruyor, rüzgâr esiyordu. Anlamı yükleyen yalnızca insandı.
İşte tam bu noktada fark etti:
Bu uçurum bir çağrı değildi.
Bir kaçış da.
Sadece durup bakabileceği, kendini ilk kez bir yere ispatlamak zorunda olmadığı nadir anlardan biriydi.
Ve belki de asıl cesaret, atlamakta değil;
oradan geri dönüp yaşamaya devam edebilmekteydi.