Sessiz Savunma


Yalan da olsa, insanın haklılığını savunabileceği bir alanı elinden almak ve bunu ciddiye almamak, açılabilecek en derin yaralardan biridir.
Çünkü insan doğrularla değil; anlatma ihtiyacıyla yaşar.
Birine yanıldığını göstermek mümkündür, ama onu savunmasız bırakmak yalnızca susturur.
Susturulan yerde hakikat güçlenmez; sadece içe çöken bir kırgınlık büyür.
Bu kırgınlık, zamanla insanın hayata karşı direncini kemirir.
Çabalamayı anlamsızlaştırır.
Ve insan, haklı olup olmadığını değil, artık kendini nereye anlatabileceğini düşünmeye başlar.
Antik çağlardan kalan resimleri, duvar çizimlerini, mağara resimlerini medeniyetin ilk simgeleri olarak okumaya çalışmamız da biraz buradan gelir.
Bu yorum, insanlığın kendine duyduğu iyimserliğin ürünüdür.
Oysa başka bir ihtimal daha vardır.
Belki de o resimler ilerlemenin değil; mağaraya mahkûm edilmiş bir insanın iç çatışmasının izleridir.
Konuşacak alanı olmayan, anlatacak muhatap bulamayan insan iz bırakır.
Anlaşılmak için değil belki, ama tamamen yok olmamak için.
Biz onları “medeniyet” diye adlandırırken, belki de bir insanın sessizce kendini savunma çabasına bakıyoruzdur.
Yıllar sonra gördüğüm bir rüyada, tek bir dersten kaldığım için doktor olamayacağım söylendi.
Garip olan, bunun bir rüya olduğunu bilmememe rağmen hissettiklerimin fazlasıyla gerçek oluşuydu.
İlk gelen duygu utanç değildi; korku da değil.
Zamanla yarışarak, nöbetlerle, uykusuzlukla, bedensel yıpranmayla kazandığım her şeyin geri ödenemez bir borca dönüşmesiydi.
Paranın değil; zamanın kalmaması korkuttu beni.
Ardından başka bir endişe çöktü içime:
Tedavilerimdeki haklılık payı elimden alındığında, hastalarıma karşı hangi hesabı verebilecektim, hangisini artık veremeyecektim?
Çünkü hekimlik yalnızca doğruyu yapmak değildir; o doğruluğun arkasında durabilecek bir zemine sahip olmaktır.
En sonda, en sessiz ve en ağır olan geldi.
Yıllar boyunca ast–üst düzleminde, haklılık–haksızlık arasında kalmış, bazen istemeden kalp kırmış olduğum sağlık camiasındaki insanlara karşı kaybolan özgüvenim.
Onlara değil; kendime açıklayamadığım bir boşluktu bu.
Uyandığımda rahatlamadım.
Çünkü rüya bitmişti ama soru yerinde duruyordu:
İnsan bir mesleği kaybettiğinde mi çöker, yoksa o mesleğin sağladığı hesap verebilme hakkını yitirdiğinde mi?
Belki de insanı ayakta tutan şey başarı değil, haklılığını anlatabileceği bir zemin bulabilmesidir.
O zemin kaybolduğunda, en sağlam görünen hayatlar bile içten içe çöker.
Ve insan, mağara duvarına bir iz daha bırakır.
Ne İsa’nın çarmıhı ne de Yusuf’un kuyusu bundan farklıdır.