The Father: Hatırlamanın Değil, Tanıklığın Filmi

Bazı filmler vardır; izlenmez, maruz kalınır.
The Father onlardan biri.
Anthony Hopkins’in yaşlı bir adamı değil, zamanın elinden kayıp gidişini oynadığı bir film bu.
Film, demansın tıbbi tanımını anlatmaz.
Semptom sıralamaz.
Tedaviye göz kırpmaz.
Onun yerine bizi, hafızanın artık güvenilir bir tanık olmadığı bir zihnin içine kilitler.
Mekânlar yer değiştirir.
Yüzler tanıdık ama roller kaygandır.
Bir cümle dün söylenmiş gibidir, ama kim tarafından söylendiği belirsizdir.
Ve biz, seyirci olarak, ilk kez şunu yaşarız:
Anlamaya çalışan değil, anlamını kaybeden tarafta kalmak.
Anthony Hopkins burada bir hasta oynamaz.
O, haklılığını savunacak alanı yavaş yavaş elinden alınan bir insanı oynar.
İtiraz eder. Öfkelenir. Alay eder.
Çünkü insan, aklı elinden alınırken bile
kendini anlatma hakkını bırakmak istemez.
Bu film bir baba-kız hikâyesi gibi görünür.
Ama aslında bir hekim–insan çatışmasıdır.
Doğru olanla, merhametli olanın;
gerçekle, katlanılabilir olanın arasındaki o dar çizgide yürür.
Bir noktadan sonra film şunu sordurur:
Hafıza gidince insan mı gider,
yoksa onu tutanların çaresizliği mi kalır geriye?
Ve final…
Her hekimin, her yakının, her tanığın içinde sessizce durur o sahne.
Ne dramatiktir ne de gösterişli.
Sadece çok insandır.
The Father, mesleki bir film değildir.
Ama hekimlere yakındır.
Çünkü bu film, iyileştiremeyeceğini bilerek yanında kalmayı anlatır.
Ve bazen, yapılabilecek tek şey budur.