Günaha Son Çağrı: İnancın Değil, Tereddüdün Hikâyesi

Bazı filmler kutsalı anlatmaz;
kutsalın yükünü taşıyan insanı anlatır.
Martin Scorsese’nin Günaha Son Çağrı filmi, İsa’yı ilahi bir figür olarak yüceltmekle ilgilenmez.
Onu yorulan, korkan, kaçmak isteyen bir insan olarak gösterir.
Ve tam da bu yüzden rahatsız eder.
Bu filmde mesele çarmıh değildir.
Asıl mesele, çarmıha giden yolda
“Başka bir hayat mümkün müydü?” sorusunun susturulamamasıdır.
İsa burada mucizelerle çevrili bir figür değil;
seçilmiş olmanın ağırlığını taşıyan bir adamdır.
Görev bilinciyle yaşamak zorunda bırakılmış,
ama insan kalmaktan vazgeçememiştir.
Filmin en sarsıcı yanı günah fikri değildir.
Asıl sarsıcı olan, normal bir hayat arzusunun günah sayılmasıdır.
Sevmek.
Bir evde uyanmak.
Bir bedene ait olmak.
Ve bunların hepsinden vazgeçmenin “erdem” olarak adlandırılması.
Scorsese’nin kamerası şunu sorar:
İnanç, tereddüt etmeyenlerin mi;
yoksa tereddüdüne rağmen yürüyenlerin mi meselesidir?
Bu film yüzünden çok kişi öfkelendi.
Çünkü kutsalı dokunulmaz sanıyoruz.
Oysa dokunulmaz olan kutsal değil,
insanın kendi inanç anlatısıdır.
Günaha Son Çağrı,
imanı yıkmaz.
Ama onu kolay bir sığınak olmaktan çıkarır.
Ve geriye şu soru kalır:
Eğer hiç tereddüt etmediyse,
bir fedakârlık gerçekten fedakârlık mıdır?
Bu yüzden bu film, dindarlara değil;
kendi iç sesiyle kavga etmiş herkese yakındır.