Oblomov’u okurken insanın aklına ilk gelen tembellik olmuyor.
Daha çok, yerinden kalkmamak için gösterilen büyük bir çaba hissi geliyor.
Sanki asıl yorucu olan yatmak değil; kalkmanın çağırdığı hayata cevap vermek.
Oblomov yapamıyor değil.
Biliyor.
Düşünüyor.
Hatta çoğumuzdan daha fazla tartıyor ihtimalleri.
Ama bir noktada duruyor.
O duruş, iradesizlikten çok, hayatla temasın bedelini önceden ödemiş biri gibi.
Psikoloji buna ketlenme diyor.
Ben daha sade bir yerden okuyorum:
Oblomov, dünyaya gereğinden fazla uyan bir adam.
Çocukluğu —Oblomovka— güvenliydi.
Kimse acele ettirmedi onu.
Zaman, genişti.
Yanlış yapmanın bir sonucu yoktu.
Sonra hayat başladı.
Ve hayat, çocukluğun tam tersini istedi:
Hız, karar, sorumluluk, eksiklik.
Oblomov’un yatağı bir kaçış değil.
Bir hafıza mekânı.
Dünyanın henüz talepkâr olmadığı bir zamana açılan kapı.
Depresif mi?
Belki kısmen.
Ama daha çok, hayata mesafe koyarak ayakta kalmaya çalışan biri.
Bazı insanlar hareket ederek hayatta kalır.
Bazıları durarak.
Varoluşçular “özgürlük” der.
Ama Oblomov özgürlükten değil, özgürlüğün gürültüsünden yorulmuştur.
Seçeneklerin fazlalığı onu genişletmez, daraltır.
O yüzden seçmez.
Seçmeyerek kendini korur.
Bugün Oblomov’a baktığımızda kendimizi rahatsız hissediyoruz.
Çünkü o bizden bir parça.
Yapabileceği hâlde yapmayan,
bildiği hâlde başlamayan,
başlarsa bir daha duramayacağını sezdiği için hiç başlamayan yanımız.
Oblomov bir hastalık değil.
Bir işaret fişeği.
“Beni zorlamayın,” diyen iç sesin edebiyattaki karşılığı.
Belki de asıl soru şu değil:
Neden Oblomov kalkmadı?
Asıl soru:
Biz ne zaman, ne uğruna kalktık?

